Yazılar

Saman Nezlesi Bursa

Baharın gelmesiyle birlikte alerjik hastalıkların görülme sıklığında büyük bir artış olur. Bunun nedeni havada yayılan ağaç, çiçek ve çimenlerin oluşturdukları polenlerdir

Kişi alerjik bir bünyeye sahipse, vücuda giren polenler bazı maddelerin salgılanmasına neden olur. Bu da gözlerdeki ve burun zarlarındaki kılcal damarların genişleyerek dokuların şişmesine yol açar.

Bahar alerjisine ‘saman nezlesi’ de denir.

  • Burun tıkanıklığı,
  • Hapşırma nöbetleri,
  • Aulu burun akıntısı,
  • Burun ve gözlerde kaşıntı (aynı zamanda konjuktivit),
  • Sinüslerde baskı ve yüzde ağrı,
  • Gözaltlarının şişmesi ve mavimsi bir renk alması, koku ve tat duyularında azalma,
  • Sık sık ellerini buruna sürtme ve kaşıma hareketi, yorgunluk, algılama güçlüğü, uyku bozukluğu ,damakta ve gırtlakta kaşıntı, öksürük ve baş ağrısı

Alerjiye yol açan polenlerin kaynağı çeşitli otlar ve ağaçlardır. Polenler havadan burun, göz ve boğazımıza yapışarak birikirler.

İlkbaharda polenlerin kaynağı genellikle ağaçlar, yaz ve sonbaharda ise genellikle çayır otlarıdır.

Bağışıklık sistemini güçlendirmek amacıyla dengeli beslenilmeli, istirahat edilmeli ve bol su içilmelidir.

A, B, C ve E vitaminli besinler tüketilmelidir.

Alerjenlerden uzak kalınmalı, mutlak surette korunulmalıdır.

Hastalık göz kaşıntısı ve hapşırmaktan ibaret basit bir hastalık değildir.

Tedavi edilmezse ve önlem alınmazsa tekrarlar. Sinüzit, otit ve astıma neden teşkil edebilir.

Önlem alabilmeniz için öncelikle alerjik olduğunuz polenin belirlenmesi gerekir. Çünkü bitkiler kendileri için uygun sıcaklık ve nem oranına sahip mevsimlerde polenlerini çevreye bırakırlar.

Polen mevsimleri ve yoğunlukları bölgenin bitki örtüsü, o sene aldığı yağışlar ve sıcaklık gibi hava şartlarına göre şehirden şehre farklılık gösterebilmektedir.

Polenler gün içinde özellikle sabah erken saatlerde ve öğle saatlerinde yoğun olarak bulunurlar.

Yağmur yağdıktan sonraki ilk birkaç saat ve akşam saatlerinde polen yoğunluğu büyük oranda azalmaktadır.

  • Çocuklarımızın dışarı aktivitelerini iyi planlamak gerekiyor
  • Polenlerin yoğun olduğu dönemlerde,  özellikle sabah ve öğle saatlerinde, kuru ve rüzgârlı havalarda zorunlu değilse dışarı çıkarmayın
  • Açık hava aktivitelerinde bulunmayın veya en aza indirin
  •  Sportif faaliyetler için kapalı alanlar tercih edilmelidir
  • Çocuklar uzun kollu elbiseler ve pantolon giyebilir
  • Eve geldiğinizde çocukların giysilerini değiştirin
  •  Bol su ile duş yaptırın veya saçını, yüzünü bol su ile yıkayın
  • Çocukların çamaşırlarını polen mevsiminde ev içerisinde kurutun
  • Kapı ve pencerelerinizi özellikle polenlerin yoğun olduğu saatlerde kapalı tutun
  • Evde ve arabanızda özellikle polen filtreli klima kullanmaya özen gösterin
  •  Arabanızı kullanırken camlarının açık olmamasına dikkat edin

Doktor Emre KARAYEL

Çocuk Sağlığı Uzmanı

Orta Kulak İltihabı Bursa

Orta Kulak İltihabı Nedir ?

Orta kulak iltihabı veya diğer adıyla akut otitis media; kulak zarının hemen arkasında, hava ile dolu, işitmeyle ilişkili küçük kemik yapıları içerisinde bulunduran orta kulağın, genellikle bir bakteri veya virüs etken ile enfekte olmasıdır.

Enfeksiyon  süresince ortaya çıkan iltihaplanma ve bununla ilişkili sıvı birikimi dolayısıyla orta kulak iltihabı sıklıkla kulak ağrısıyla seyreder. Orta kulak iltihabı tedavi edilmediğinde, uzun süre devam eden sıvı birikimi ve iltihaplanma sonucunda kişide duyma kaybına neden olabilmektedir.

Orta Kulak ve İlişkili Yapılar

Orta kulak; çekiç, örs ve üzengi olarak adlandırılan küçük kemik yapıları içerisinde bulunduran, kulak zarı ile dış kulak yolundan ayrılan, östaki borusu adı verilen dar bir açıklık ile burnun arkasına ve boğaza açılan yapıdır. Östaki borusu, insan vücudunda çift olarak bulunan bir kanaldır. Orta kulak içerisindeki hava basıncının düzenlenmesi, havanın yenilenmesi ve salgıların temizlenmesinde önemli rol oynar. Orta kulak iltihabında rolü olabilecek bir diğer ilişkili yapı adenoidlerdir. Adenoidler, burnun arka üst kısmında bulunan, bağışıklık sisteminin aktivitesinde önemli rol oynadığı düşünülen vücutta yine çift olarak bulunan bir yapıdır.

Orta Kulak İltihabı Neden Olur?

Orta kulak iltihabı, bakterilerin veya virüslerin neden olduğu bir hastalıktır. Enfeksiyon genellikle; soğuk algınlığı, grip, alerji gibi burun kanallarının, boğazın ve östaki borularının şişmesiyle seyreden hastalıklar sonucunda ortaya çıkar. Östaki tüplerinin üst solunum yolu enfeksiyonları veya alerjiler sonrasında şişkinliği, iltihaplanması ve salgılarla tıkanması orta kulakta sıvı birikimine yol açar. Sonrasında biriken bu sıvıda bakteriyel veya viral bir hastalık etkeninin üremesi kulak enfeksiyonundaki belirtilere neden olmaktadır.

Orta Kulak İltihabının Belirtileri Nelerdir?

Üst solunum yolu enfeksiyonlarının daha çok karşılaşıldığı sonbahar ve kış aylarında, orta kulak iltihabının görülme sıklığı da artmaktadır.

Hastalık her yaşta görülebilmesine rağmen çocukluk döneminde daha çok ortaya ortaya çıkmakta ve 3 yaşından küçük çocukların %60’inden fazlasının en az bir kez orta kulak iltihabı yaşadığı bilinmektedir

Orta kulak iltihabında belirtiler ve bulgular, enfeksiyon ile birlikte hızlı bir şekilde başlamakta ve görülen belirti ve bulguların yaşa göre gösterdiği bazı farklılıklar vardır:

Çocuklarda Orta Kulak İltihabı Belirtileri:

  • Kulak ağrısı (özellikle yatar pozisyonda)
  • Uyumada zorluk
  • Normalden daha fazla ağlama
  • Normalden daha huzursuz olma
  • Duymada zorluk veya çevresel sesli uyaranlara cevap verme zorluğu
  • Denge kaybı
  • Ateş
  • Kulak akıntısı
  • Baş ağrısı
  • İştahsızlık

Orta Kulak İltihabının Tanısı Nasıl Konulur?

Orta kulak iltihabının tanısı, sıklıkla hasta hikayesi ve hekimin fizik muayenesi ile konulur.

Kulak fizik muayenesinde kulak içi yapıların görülmesi için otoskop adı verilen ışıklı enstrümanlar kullanılır.

Orta kulak içerisinde sıvı birikiminin kontrol edilmesi için pnömatik otoskop adı verilen ve kulak zarına hafif bir şekilde hava üfleyerek kulak zarının titreşimine göre sıvı miktarını tahmin etmeye yarayan, timpanometri adı verilen kulak yoluna yerleştirilerek kulak zarının hareketini ve indirekt olarak orta kulak basıncını ölçen, akustik reflektometri adı verilen kulak zarından geri yansıyan ses miktarını tespit eden ve timpanosentez adı verilen verilen orta kulak içerisindeki sıvıdan örnek alınmasını sağlayan çeşitli test ve yöntemler de tanıda gerekli görüldüğünde hekimler tarafından kullanılmaktadır.

Orta Kulak İltihabı Tedavisi Nasıl Yapılır?

Orta kulak iltihabı tedavisinde yaşa ve belirtilerin şiddetine göre farklı tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Belirtilerin tedavisine yönelik hastaların yaşadığı kulak ağrısı için ılık, nemli bir bezin ağrıyan bölgeye konulması ve ağrı kesici ilaçların kullanılması gerekmektedir

Enfeksiyona yönelik antibiyotik tedavisi hastalığın seyrine göre değerlendirilecek ve antibiyotik tedavisi tedavinizin sonuna kadar kullanmanız iyileşme için büyük önem taşımaktadır.

Çocuklarda sık tekrarlayan orta kulak iltihabına yönelik  kulak zarı üzerinde açıklık oluşturularak, bu açıklık üzerine yerleştirilen kulak tüpleri ile sıvı birikiminin önlenmesi bir diğer tedavi yöntemi olarak kullanılabilir

Risk Faktörleri Nelerdir ?

Yaş – 6 ay ile 2 yaş arası çocukların östaki tüplerinin şekil ve boyutu tam olarak gelişmediğinden dolayı bu yaş aralığındaki çocuklar orta kulak iltihabına daha duyarlıdır

Sınıf düzeninde veya bir grup çocuğun bir arada bulunduğu kreş gibi ortamlarda çocuklar, evde kalan akranlarına göre daha sık grip ve orta kulak iltihabı geçirmektedir

Biberon ile beslenen bebekler (özellikle yatarken), anne sütü emzirerek beslenen akranlarına göre daha sık orta kulak iltihabına yakalanmaktadır

Sonbahar ve kış gibi soğuk algınlığının ve gribin sık görüldüğü mevsimlerde ortaya çıkar. Aynı zamanda mevsimsel alerjileri olan kişilerin özellikle yüksek polen yoğunluğu olan dönemlerde orta kulak iltihabına yakalanma riski daha fazla olduğu bilinmektedir

Tütün ürünlerinin dumanının bulunduğu veya yüksek hava kirliliği olan ortamlarda bulunmak orta kulak iltihabı riskini arttırmaktadır.

Doktor Emre KARAYEL

Çocuk Sağlığı Uzmanı

Çocuklarda Obezite Bursa

Obezite, vücuda besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ kitlesinin, yağsız vücut kitlesine oranla artması ile karakterize olan kronik bir hastalıktır.

Obezite, başta kardiovasküler ve endokrin sistem olmak üzere vücudun tüm organ ve sistemlerini etkileyerek çeşitli bozukluklara ve hatta ölümlere yol açabilen önemli bir sağlık problemidir.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından en riskli 10 hastalıktan biri olarak kabul edilen obezitenin, yine aynı örgüt tarafından yürütülen son araştırmalarda kanserle yakın ilgisi olduğu da belirlenmiştir.

Son yıllarda birçok endüstri ülkesinde obezite ve fazla kilolu olma sıklığı artmakta ve bu olay birçok popülasyonu üzen bir sorun halini almaktadır. Güney ve Orta Amerika’nın ve Güneydoğu Asya’nın gelişmekte olan ülkelerinde, obezite artan refah düzeyi ve milli gelirin normal bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır ve etkenden kaynaklanan hastalıklardan farklı olarak yeme alışkanlığı, toksik kimyasallar, yaşam tarzı gibi birçok faktöre bağlı olan bir mekanizma ile gelişmektedir.

Normalde yemek yeme hızı, vücuttaki yağ ve karbonhidrat depolarıyla orantılı olarak düzenlenmektedir.

Normal bir insanda bu depolar optimal düzeyi aştığı zaman aşırı depolanmayı önlemek amacıyla beslenme hızı azaltılmaktadır. Ancak obez kişilerde bu durum gerçekleşmez. Bu kişilerde besin alımı vücut ağırlığının çok üzerine çıkmadığı sürece azaltılamaz. Bu durum, ya düzenlenmeyi etkileyen psikolojik faktörlerden ya da düzenleyici sistemin kendisindeki anormalliklerden kaynaklanabilir .

Şişmanlığın en yaygın nedeni, sağlıklı beslenmenin günde sadece üç öğün şeklinde ve eksiksiz olması gerektiği düşüncesidir. Birçok çocuk, aileleri tarafından buna zorlanır ve hayatları boyunca da bu alışkanlığı sürdürürler. Oysa sağlıklı beslenme için esas olan, abartıdan kaçınmak suretiyle 3 öğün alınan normal diyetin hafif ara öğünlerle desteklenmesidir.

 Ayrıca bir yakının ölmesi, ağır hastalık, stres gibi durumlarda ya da depresyonda insanların büyük ölçüde kilo aldığı sık görülen bir durumdur. Yemek yeme, gerilimden kurtulma çaresi olarak görülmektedir.

Hipotalamusa doğru uzanan hipofiz adenomu olan kişilerin birçoğunda gelişen ilerleyici şişmanlık, insanlarda hipotalamus lezyonları sonucu şişmanlama eğilimi gelişebileceğini kesin olarak göstermektedir

 Bununla birlikte şişman insanlarda hemen hemen hiçbir hipotalamik hasara rastlanmaması, hipotalamusun foksiyonel organizasyonunun ağırlık artışıyla değişebileceğini gösterebilir

Beslenmenin temel mekaniği, beyin sapındaki merkezler tarafından kontrol edilmektedir.

Beyin, hipotalamusun altından ve mezensefelonun üzerinden kesilirse çiğneme, yutma gibi davranışlar etkilenmez. İştahı etkileyen diğer bir merkez de hipokampusla yakından ilişkili olan amigdala ve prefrontal kortekstir .

Şişmanlığın ailelere özgü bir durum olduğu kesindir. Genler beslenme derecesini çeşitli yollardan etkilerler

Beslenme merkezinin enerji deposunun düzenlenmesindeki anormallikleri, bir rahatlama mekanizması olarak iştahı açan ya da kişiyi yemeye sevk eden anormal ve kalıtsal psikolojik faktörler, karbonhidrat ve yağ depolanmasıyla ilgili genetik bozukluklar olarak sıralanabilir.

Obezitenin genetik yönü ile ilgili çalışan bazı araştırmacılar yalnız diyabete yatkınlığı değil, aynı zamanda şişmanlama eğilimine de neden olduğu sanılan bir geni (OB geni) tanımlamıştır.

Bu çalışmada tanımlanan genin bulunmadığı farelerin, şişmanlıkla ve yüksek yağ içerikli diyetle yakından bağlantılı olan tip 2 diyabetin belirtilerini göstererek şişmanladıkları ve ne kadar yerse yesinler doymadıkları gözlenmiştir.

Obezitenin genetiği ile ilgili çalışmalar genellikle ikizler üzerinde yapılmış; vücut – kitle indeksinin genetik geçişle aktarılabileceği düşünülmüştür .

Evlat edinilen ve kendi ailesiyle yaşayan ikizler gözlendiğinde BMI ve yağ oranlarının %25-40 farklı olduğu rapor edilmiştir

Özetle, ailesinde obezite hikayesi olan insanlarda obezite riski ortalama 3-4 kat artar.

Obezitenin tedavisi, enerji girişini enerji tüketiminin altına indirmekten ibarettir .

 Bu amaçla düzenlenen diyetlerin çoğunda diyetin büyük kısmı besin değeri olmayan selülozlu maddelerden oluşturulmaktadır . Bu kitle mideyi şişirerek tokluk hissi oluşturur.

Günümüzde Amerika’da obezitenin uzun dönem tedavisinde kullanılan başlıca iki önemli ilaç; sibutramin ve orlistattır.

Sibutramin, santral sinir sisteminde kan basıncı ve nabız atım hızının yükselmesi ile sonuçlanan gıda alımını azaltıcı ve merkezi sempatik aktiviteyi artırıcı rol oynamaktadır

 Orlistat ise, gastrointestinal sistemde önemli bir sistemik absorbsiyona yol açmaksızın pankreatik lipaz salınımını inhibe eder

 Yapılan son çalışmalarda, endojen kanabinoid sistemin keşfiyle birlikte kanabinoid reseptör antagonistlerinin obezite tedavisinde faydalı olabileceği düşünülmektedir

Uzun süredir devam eden epidemiyolojik çalışmalar ağırlık kaybı ile mortalitenin yakın ilişkili olduğunu göstermiştir .

 Aynı zamanda aşırı ağırlık kaybının kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörü olduğu da gösterilmiştir .

Yağ dokusu kaybının sağlıklı yağsız doku kaybının da zararlı olduğunu göstermektedir.

Artmış yağ dokusu miktarı obezite anlamına gelir ve obezite, ölüm riski taşır. Visseral yağ, insülin direnciyle ilgilidir ve obeziteyi sağlık riski oluşturan bir hastalık haline getirir

Böylece visseral obezite diabet, hipertansiyon ve hiperlipidemiyle yakından ilgilidir ve genel yağ dokusu artışından daha büyük bir mortalite riski taşır.

Obezite tedavisinde egzersiz ve düşük kalorili diyetlerin yetersiz kaldığı durumlarda ilaçlardan faydalanılmaktadır.

 İdeal bir obezite ilacı, yağsız dokuyu koruyarak özellikle visseral yağı azaltmalıdır. Bu ideal ilaç, iyi tolere edilebilmeli ve gerçek bir ağırlık kaybıyla sonuçlanmalıdır.

Günümüzde obezite araştırmalarında temel hedef bu şekilde ideal bir ilacın geliştirilebilmesidir. Obezite etkenlerinin ve mekanizmalarının iyi bir şekilde bilinmesi de bu ilacın keşfine giden yolda çok önemlidir.

Çevresel, genetik ve nörolojik etkenlere bağlı olarak gelişen ve bir çok kronik hastalığa neden olabilen önemli bir sağlık problemidir.

Bu bağlamda obezite oluşumunda önemli rolü olan adiposit sinyal proteinlerinin fonksiyonu ve regülasyonu, adipositlerin diferansiyasyonu ve vücut yağ dağılımının kontrolü hakkında yapılan araştırmaların obezite ve obezitenin sebep olduğu hastalıkların tedavisi açısından önemli katkıları olacağı düşünülmektedir.

Doktor Emre KARAYEL

Çocuk Sağlığı Uzmanı

Meningokok Bursa

İnvazif meningokok hastalıkları dünya genelinde ölüm ve yeni hastalık önemli nedenlerinden biridir. Hastalık, etken mikroorganizmanın neden olduğu toksin ilişkili damar hasarının kontrolünün güç olması nedeniyle klinik olarak hızlı ve agresif seyretmektedir.

Dünya genelinde tahmini olarak yılda 1.2 milyon meningokok enfeksiyonu gözlenmekte ve bu vakaların 145.000 kadarı yaşamını kaybetmektedir.

Ülkemizde 2009 sonrası veri bulunmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu ölüm istatistiklerine bakıldığında, meningokok hastalığı ilişkili ölüm sayısı 154 olarak bildirilmiştir.

Yaşayan kişilerde;

  • %15-30 oranında sağırlık
  • Konvülziyon
  • Uzuv kaybı
  •  Mental retardasyon gibi ciddi sekeller gözlenmektedir.

 Neisseria meningitidis’in neden olduğu meningokokal hastalık sıklığı yaşam boyu 3 dönemde artış göstermektedir.

  • Anneden geçen koruyucu antikorların tükendiği  1 yaş altı bebeklik
  • Nazofarengeal taşıyıcılığın yüksek olduğu adolesan
  • immün sistemin zayıfladığı 65 yaş üstü yaşlılık dönemidir

 Etken, damlacık enfeksiyonu yoluyla bulaşmakta ve geç kış ile erken ilkbahar aylarında sıklığı artmaktadır.

Meningokoklar bulaşı takiben, kısa süreli taşınabilmekte veya 1-14 gün içerisinde invazif hastalığa dönüşebilmektedir.

Ülkemizde yapılan değişik çalışmalarda, taşıyıcılık oranının %1.23 ile %21 arasında değiştiği bildirilmiştir.

Tekin ve arkadaşlarının 10-24 yaş arası 1518 çocuk , ergen  ve genç erişkinde meningokok taşıyıcılığını araştırdığı çalışmalarında;

  • Neningokok taşıyıcılığı %6.3 olarak bulunmuştur.

Gram-negatif bir diplokok olup, en önemli virulans faktörü olan polisakkarit kapsüllerinin immünolojik reaktivitelerine göre 13 serogruba ayrılır. Bu serogruplar arasında insanlarda en sık invazif hastalık yapan serotipler A, B, C, Y, X ve W-135’tir.

Serogrupların dağılımı coğrafi bölgelere ve yaş gruplarına göre değişiklik göstermektedir.

Ülkemizdeki bakteriyel menenjit etkenlerini değerlendirdikleri çok merkezli çalışmalarda, en sık %51.6 oranında N.meningitidis saptanmış, serotip dağılımında ise ilk iki sırada sırasıyla W-135 (%38.1) ve B (%26) belirlenmiştir.

Tekin ve arkadaşları çalışmasında, meningokok taşıyıcılarında saptanan en sık serotipler W-135 (%66,6) ve B (%9,4) olup, C serotipine rastlanmamıştır.

Tekli  Aşılar Meningokok B serotipine karşı geliştirilmiş iki türlü aşı bulunmaktadır. Bunlar, Avrupa, Kanada, Avustralya ve ABD’de onaylanmış Bexsero (MenB4C) ve ABD’de onaylanmış Trumenba (MenB-FHbp) aşılarıdır.

Bexsero’nun; 4 hafta ara ile 2 doz, Trumenba’nın ise iki doz (ilk dozdan 6 ay sonra ikinci doz) ya da 3 doz seri (0, 2-6. aylarda) şeklinde uygulanması önerilmektedir.

 

Bivalan Polisakkarit Aşılar Serogrup A ve C’nin polisakkaritini içermektedir. Aşı, bu iki gruba bağlı enfeksiyonlara karşı 3 yıl boyunca %85 koruyuculuk sağlamaktadır.

 Koruyucu antikor düzeyleri 3 yıldan sonra azalmaya başladığından, risk gruplarında aşının yinelenmesi önerilir. Tek doz olarak, 0.5 mL, subkütan uygulanır. Aşılananların küçük bir bölümünde aşının uygulandığı bölgede ağrı, duyarlılık ve kızarıklık gibi lokal yan etkiler ile ateş, hâlsizlik ve baş ağrısı gibi sistemik reaksiyonlar görülebilir.

Tetravalan Polisakkarit Aşılar MPSV4 (Meno-muneTM A/C/Y/W-135) pürifiye meningokok kapsüler polisakkarit aşıdır. Subkutan yol ile 0,5 mL/doz uygulamayı takiben 7-10 gün sonra yeterli antikor yanıtı oluşmaktadır. Yolculuk öncesi ve askerlikte uygulanan aşı olarak günümüzde kullanılmaktadır.

Konjüge Meningokok Aşıları Günümüzde ruhsatlanmış ve uygulanabilen konjüge meningokok aşıları:

  • A serogrubu içeren MenAfriVacTM (Hindistan Serum Enstitüsü)
  • C serogrubu içeren MeningitecTM (Pfizer), MenjugateTM (GSK) ve NeisVac-CTM (Pfizer)
  •  A, C,W-135, Y serotiplerini içeren kuadrivalan aşılar MenectraTM (Sanofi-Pasteur), MenveoTM (GSK) ve NimenrixTM (Pfizer)

MenACWY-DT (MenactraTM);

Kapsül polisakkaritleri (A, C, W-135, Y) ile difteri toksoidi (DT) konjüge edilerek elde edilmiştir. 2005 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (Food and Drug Administration, FDA) tarafından onaylanmış ve 11-18 yaş grubundaki tüm adolesanlara ve risk grubunda olan 2-55 yaş arasındaki kişilere uygulanması önerilmiştir.

Ekim 2005 tarihinde aşı yan etki bildirim merkezi, MenACWY-DT uygulanan 5 vakada Guillain-Barré Sendromu (GBS) geliştiğini bildirmiş, 2006 yılında aşılamadan sonraki ilk 6 hafta içinde GBS gelişen 11-19 yaş arası 15 vaka olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, yapılan değerlendirmelerde, meningokokal hastalık riskinin aşı ile ilişkili olabilecek GBS’ye göre çok daha fazla olması nedeni ile ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi (Centers for Disease Control and Prevention, CDC) adolesanlarda rutin uygulamaya devam edilmesi gerektiği yönünde fikir bildirmiştir.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, 2011 yılında MenACWY-DT için 9 aylıktan itibaren uygulamaya onay vermiştir. Aşı, 9. ayda uygulandığında üç ay sonrasında ikinci doz uygulaması önerilmektedir.

 MenACWY-TT (NimenrixTM), meningokok A, C, W-135 ve Y serogruplarının tetanoz toksoid (TT) ile konjüge edilmesi ile geliştirilmiş diğer bir aşıdır. Adolesan, çocuk ve sütçocuklarında yapılan çalışmalarda aşının iyi tolere edildiği, immünojenisitesinin ve yan etki profilinin mevcut meningokok aşıları ile benzer olduğu gösterilmiştir.

MenACWY-TT, Avrupa İlaç Ajansı (European Medicines Agency, EMEA) tarafından Nisan 2012’de onaylanmış olup, aşının Türkiye dâhil Avrupa’da 12 aydan büyük çocuk ve erişkinlerde tek doz intramüsküler olarak uygulanması önerilmektedir.

Avrupa İlaç Ajansı 2016 yılında MenACWY-TT’nin iki aydan büyük bebeklere uygulanabilirliğini onaylamıştır. MenACWY-TT; 0.5 μg A,C,W-135 ve Y PS konjügatına ek olarak sükroz içinde 44 μg tetanoz toksoidi (TT) ve trometamol içermektedir. Sulandırıldıktan sonra 30°C’de 8 saat etkinliğini koruduğu gösterilmiştir (19). Aşının immünojenik yanıtını değerlendiren çalışmalar farklı yaş gruplarında MenACWY-TT’nin etkinliğinin yüksek olduğunu göstermişlerdir.

Yakın zamanlarda ( 2015 ) yayınlanan bir analizde 15 randomize klinik çalışma incelemişler ve MenACWY-TT’nin test edilen tüm çeşitleri için yüksek bağışıklık gösterdiğini saptamışlardır.

Bebeklerde, çocuklarda , ergenlerde ve erişkinlerde aşılama sonrası koruyuculuğun 5. yıl sonunda istenilen düzeyde kaldığı gösterilmiştir.

Aşılama sonrası bireylere lokal (ağrı, kızarıklık, şişlik) ve sistemik (yorgunluk, ateş  ve baş ağrısı) yan etkileri işaretledikleri ve semptomların azlığı; şiddetlerinin 0-3 arası derecelendirdikleri bir anket verilerek yan etki değerlendirilmesi yapılmış

  • Knuf ve arkadaşları  çalışmalarında aşıların genel olarak iyi tolere edildiği, özellikle 12-14 ay ve 3-5 yaş arası grupta 3. derece olarak belirtilen yan etki insidansının her grup için düşük olduğu ve bu yaş grubunda en sık saptanan lokal yan etkinin aşı yerinde kızarıklık gelişimi olduğu ifade edilmiş
  •  Dokuzuncu ayda aşılanan çocukların incelendiği diğer bir çalışmada, %0,3 oranında ateş gözlenmiş olup, hiçbir vakada >39,5°C’nin üzerine çıkmadığı raporlanmıştır

MenACWYTT konjüge aşının influenza, hepatit A ve B, konjüge pnömokok, difteri, tetanos, aselüler boğmaca, hepatit B, inaktif polio, Haemophilus influenza tip b (Hib) konjüge aşısı gibi inaktif, kızamık kızamıkçık kabakulak ve suçiçeği aşısı gibi canlı aşılarla aynı zamanda uygulanmasının aşı yanıtı ve yan etki insidansı açısından fark yaratmadığı gösterilmiştir.

Doktor Emre KARAYEL

Çocuk Sağlığı Uzmanı

Çocuklarda Kabakulak

Kabakulak hastalığı, kabakulak virüsünün neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Geçmişte kabakulak hastalığı çocukluk dönemlerinde oldukça sık görülmekteydi.

  • Genel belirtileri arasında
  • ateş,
  • iştahsızlık,
  • bitkinlik ve
  • baş ağrısı olup,
  • bunları tükrük bezlerinin şişmesi ve hassasiyeti izler.

Kulağa yakın olan tükrük bezlerinden biri veya her ikisi (yanakların içinde, çene kemiğinin yanında, kulakların alt kısmında) en çok etkilenen bezlerdir.

Hastalığa yakalanan çocukların üçte birinde herhangi bir belirti görülmez.

Kabakulak özellikle ergenlik çağından sonra hastalığa yakalanan kimselerde genel olarak çok şiddetli seyreder.

Kabakulaktan kaynaklanan yan rahatsızlıklar pek yaygın değildir; bunlar arasında beyin iltihabı (ensefalit), beyin zarı ve omurilik iltihabı (menenjit), erbezi iltihabı (orşit), yumurtalık iltihabı (ovarit), meme iltihabı (mastit)  ve işitme kaybı sayılabilir.

Kabakulak hastalığı genel olarak, hastalık bulaşmış olan birisinin öksürmesi sonucu havaya karışan kabakulak virüsünün nefes yoluyla vücuda girmesi ile bulaşır.

Kişiden kişiye virüs bulaşmış tükrük kanalıyla doğrudan temas yoluyla da bulaşır

Tükrük bezlerinin şişmeye başlamasından yedi gün öncesinden başlayarak dokuz gün sonrasına kadar hastalığı başkalarına bulaştırabilirler. En bulaşıcı olduğu dönem, belirtilerin ortaya çıkmasının 2 gün öncesi ile 4 gün sonrası arasındaki dönemdir.

Bulaşıcı olan kabakulak hastası ile temas eden herkes, daha önce kabakulak geçirmemiş ya da aşı yaptırmamış ise, kabakulağa yakalanabilir.

Kabakulak hastalarının, hastalığın başkalarına bulaşmasını önlemeye yardımcı olmak için şişmenin başlamasından sonra dokuz gün kadar evden çıkmamaları gerekir.

MMR aşısı kabakulak, kızamık, ve kızamıkçık hastalıklarına karşı koruma sağlar ve standart aşı programının bir parçasıdır. MMR aşısının ilk dozu çocuklara 9-12 aylıkken, ikinci dozu ise dört yaşında yapılmalıdır.

Kabakulak hastalığını normal olarak sadece kişinin hastalık belirti ve işaretlerine bakarak teşhis eder. Ayrıca kan testi veya boğaz, idrar veya omurilik sıvısı örnekleri yardımıyla kesin teşhis yapılabilir.

Basit ağrı kesiciler ağrı ve ateşi düşürebilir. Şişen bezlerin üzerine ılık ve soğuk paketler konması ağrıyı azaltabilir.

Okul müdürleri ve çocuk bakım merkezlerinin yöneticileri kabakulak vakalarının tamamını yerel halk sağlığı birimlerine bildirmekle yükümlüdürler. Bu raporlar toplumdaki kabakulak vakalarının seyri hakkında istatistiksel bilgiler sağlar.

Kabakulak hastalarının şişmenin başlamasından itibaren dokuz gün süreyle çocuk bakım merkezlerinden, okul ve toplum yaşam bölgelerinden uzak durmaları gerekir.

Doktor Emre KARAYEL

Çocuk Sağlığı Uzmanı

İdrar Yolu Enfeksiyonu Bursa

İdrar kesesinde klinik belirti vermeyen bakteriyel birikme durumundan, sepsis ile seyredebilen ciddi hastalığa neden olabilen ileri derecede klinik durumları ifade eden genel bir terimdir.

Sağlıklı bireylerde üriner sistemde bakteri bulunmaz, normalin dışında yerçekimine zıt yukarı yönde alt idrar yollarından gelen bakteriyel etkenler; idrar yolu enfeksiyonuna yol açar

Yan etki gelişmemesi durumunda kalıcı böbrek doku hasarı nadiren gelişir.

  • Kolaylaştırıcı faktörlerin varlığında
  • Vücut immün sistemi zayıfladığında üriner sistemde tıkanma gelişimi ile; etken olan bakteri yükü anlamlı düzeye ulaşması vücutta İYE gelişimiyle sonuçlanabilir

Hasar vermeyen enfeksiyon ; sağlıklı insanlarda yapısal ve fonksiyonel olarak normal üriner sistem varlığında geçirilen enfeksiyondur

  • %70-95 oranında Escherichia coli (E.coli) en sık etkili olan mikroorganizma
  • Staphylococus saprophyticus (%5-10)
  • daha nadir olarak da Proteus mirabilis ve Klebsiella türleri

Tüm bakteriyel enfeksiyonlar içinde en sık görüleni idrar yolu enfeksiyonudur.

Kızlarada hayatlarında en az bir kez enfeksiyon geçirme öyküsü oranı %25-40 civarındadır, bu oranın da yaklaşık %25 i takip eden bir yıl içinde tekrarlamaktadır.

Çocuklarda her yaş grubunu etkileyebilmektedir.

Risk faktörleri yaş gruplarına göre değişiklik göstermektedir.

Kızlar erkeklere göre üriner sistemin anatomik yapısından dolayı enfeksiyon gelişmesine daha yatkındırlar.

Daha önceden geçirilmiş enfeksiyon öyküsü, annede enfeksiyon hikayesi; idrar sonda uygulamaları , mental durum bozukluğu, tekrarlayan idrar kaçırma, kronik evde bakım hastası çocuklar diğer risk faktörlerindendir.

İdrar yolu enfeksiyonunda Fizik muayenede vücut ısısı normalin üzerinde seyretse de 38,5 0C nin üzerine çıkmaz, karın alt bölgesinde hassasiyet vardır

İdrarda lökosit bulunması, orta akım idrar numunesi alınması sonrası santrifüj edilmemiş idrarda büyük büyütmede mL’de 8 ve üzeri, santrifüj edilmiş idrarda 2-5 lökosit görülmesi durumunda bu tanımlama kullanılmaktadır

Çocuklarada toksik görünüm, yan ağrısı, yüksek ateş eşlik ediyorsa böbrek dokusunu tutan enfeksiyöz ve enflamatuar bir durum olan pyelonefrit düşünülmelidir.

Aynı yıl içinde 3 veya daha fazla atak görülmesi durumunda anatomik bozukluk, kötü huylu değişimler veya renal sistemde taş olasılığı düşünülmelidir.

Tanı koydurucu

  • sık idrara çıkma (pollaküri)
  • acil idrara çıkma isteği (urgency)
  • idrar yaparken ağrı hissi gelişmesi (dizüri)
  • karın alt bölgesinde ağrı ve rahatsızlık hissinden oluşur

 İdrar numunesi verme sırasında hasta öncelikle ellerini yıkamalıdır. İdrar kabı dışından tutularak ilk idrarın ilk birkaç milimetrelik bölümü dışarı atıldıktan sonra devam eden idrar akımının numune kabına akması sağlanmalı, işlem bitimiyle numune tüpünün kapağı kapatılmalıdır.

Üriner sistem enfeksiyonlarının tanısında altın standart uygun şekilde alınmış orta akım idrar kültüründe patojen olan bakterilerin üretilmesidir.

Direkt Üriner Sistem Grafisi ilk akla gelen, uygulanan radyolojik yöntemdir. Radyoopak taşlar (tüm taşların % 80-85’ i) saptanabilir. Ancak eskisi kadar kullanılmayıp ultrasonografi tercih edilmektedir.

Renal Ultrasonografi: Radyasyon riski taşımamaktadır. Böbreğin fonksiyonları hakkında bilgi vermez, yapısal bozukluklarını gösterir.

İlk kez ateşli idrar yolu enfeksiyonu geçiren küçük bebeklerde ve çocuklarda vezikoüretral reflü (VUR) gelişebilmektedir. Bunun tespiti için Voiding Sistouretrografi gereklidir.

Enfeksiyon tedavisi bitimini takiben veya enfeksiyon riski nedeniyle profilaktik antibiyotik tedavisi devam ederken çekilmeli daha uygundur. Mesaneden üretere ve böbreklere idrar kaçışı hakkında bilgi edinilir, idrar yapma anında tüm üriner sistem görüntü grafileri elde edilir.

İntravenöz Pyelografi kontrast maddenin damar yolu ile verildikten sonra çekilen filmlerle böbrek ve idrar yollarının görüntülenmesidir.

  • İki aydan küçük bebekler
  • İmmün baskılayıcı tedavi alanlar
  • Oral yolla tedavi uygulanamayanlar
  • Pyelonefrit gelişen vakalar
  • Ayaktan tedaviye yanıt alınmayan
  • ileri derecede beslenme problemi olan gibi durumlarda yatırılarak gözlem altında tedavi edilmelidir

Tedavinin amacı enfeksiyona bağlı gelişen belirtileri gidermek, bakteriyi üriner sistemden temizlemektedir.

Sıvı tüketiminin arttırılması, idrar yapma ve kaka yapma alışkanlıklarının düzenlenmesi ilk uygulanması gereken güvenli yaklaşımlar olmalıdır

Antibiyotiğin spektrum ve duyarlılığına, neden olabilecek mikroorganizmanın paterni göz önünde bulundurularak karar verilmeli. Bunun yanı sıra antibiyotiğin tolerabilitesi, yan etkileri, maliyeti ve ulaşılabilirliği de dikkate alınmalıdır.

Uygulanacak diğer koruyucu girişimler

  • Banyo yaparken küvet kullanılıyorsa bu yöntemden ziyade duş şeklinde banyonun tercih edilmesi
  •  Kabız kalınmaması, var ise giderilmesi
  •  İdrara sıkışık halde kalınmasının önlenmesi, bunun için idrar yapmaya teşvik edildiği eğitimin verilmesi (3-4 saatlik aralarla mesanenin boşaltılmaya çalışılması)
  • Kızlarda ; uzun süreli izlemde tuvalet temizliğinin önden arkaya yapılması, değişik sabun, deterjan veya uygunsuz temizleme kağıtlarıyla genital bölgenin tahrişinden kaçınılması, tahriş etmeyen yumuşak pamuklu iç çamaşırı giyilmesi
  • Sıvı alımının artırılması, diyetle C vitamini içeren meyve sularının alımı, yaş grubuna göre kızılcık suyu tüketimi

Tedavisini takiben hastalar düzenli kontrollere çağrılarak enfeksiyon tekrarı açısından izlenmelidir. Ayrıca ağrı artışı, kusma, ateş yüksekliği olursa beklenmeden yeniden başvurması önerilir.

Doktor Emre KARAYEL

Çocuk Sağlığı Uzmanı